Mimarlık, insanlık tarihi boyunca var olan bir olgudur. İnsanın olduğu her yerde, mimarlık da vardı ve var olmaya da devam edecektir. Ancak mimarlığın gelişme sürecine ilk katkı, ünlü Romalı mimarlık kuramcısı Vitruvius tarafından olmuştur. Vitruvius, başarılı bir mimarlık için gerekli üç bileşenden söz eder: “Firmitas, Utilitas, Venustas” yani “Sağlamlık, Kullanışlılık, Güzellik”. MÖ 1. yüzyıldan günümüze kadar uzanan süreçte, bütün mimarlık tanımları bu üç bileşeni barındırır.

Tarih boyunca mimari yapılar, dönemin ideolojisinden, ekonomik yapısından ve teknolojinin gelişiminden etkilenmiştir. Her bir sanat akımı da aslında bir önceki sanat akımına tepki olarak ortaya çıkmıştır. Rönesans akımında denge, sadelik ve ölçüler önemliydi ve her şey matematik ile anlatılıyordu. Barok akımı ise bu kuralcılığa bir tepki olarak doğdu ve hareketlilik ve derinlik ortaya çıktı, Rönesans resimlerindeki simetri bozuldu. Realizm öncesi sanatlarda konulara ve şekillere göre eserler ortaya çıkarken, doğayı olduğu gibi yansıtmak, gerçekçi olarak canlandırmak için Realizm ortaya çıktı. 1. ve 2. Dünya Savaşı sonrasında ressamlar tepkilerini ortaya koymak için farklı bir akım yaratmış, gerçek dünyanın baskılarından kendilerini kurtarmak istemişler ve düşler dünyasına sığınmışlardır. Bu sayede de Sürrealizm akımı doğmuştur. Tüm bu akımların başlangıcı resim sanatıyla olmuş, aynı zamanda heykelciliği ve mimarlığı da etkisi altına almıştır.

Barok Stil

İç mimariye baktığımızda, 1920-1930 yılları arasında popülerlik kazanan ve günümüzde daha çok klasik ve antika parçaların kullanıldığı Art Deko sanat akımında; simetri, geometrik objeler ve siyah beyaz damalı yüzeyler dikkatimizi çekmektedir. Duvar boyaması ve duvar kağıtlarıyla da dekorasyonun desteklendiğini ve ortaya karmaşık görüntüye sahip bir yerleşimin çıktığını görmekteyiz. Doğadan ilham alınarak 1980’lerin sonlarına doğru ortaya çıkan Art Nouveau akımında ise yine süslemeli ve işlemeli mobilyaları, cepheleri ve duvarları görmekteyiz.

Art Nouveau

Biraz daha yakın tarihe baktığımızda, mimaride ve iç mimaride, genellikle bu akımların aksine, minimalist tasarımlar görüyoruz. Yoğun, gösterişli ve kalabalık yaşam alanlarından sıkılmış kullanıcılar, gözü yormayan ve sade yaşam alanları oluşturmayı hedefliyor. Minimalist tasarımlarda, renk tonları genellikle yumuşak geçişlere sahiptir ve mobilyalarda ise tasarım basit ve sadedir. Minimalist bir iç mimari tasarımın temel kurallarından biri de 60/30/10 kuralıdır. Yani mekanda kullanılan renklerin %60’ı ana renk (duvar, zemin, kumaş vs.), %30’u ikincil renk (zemin, mobilya vs.), %10’u da yardımcı renklerdir (aksesuar, halı, yastık vs.).

Minimalizm

Mimarlık ve iç mimarlık, tarih boyunca dönemin yaşam şartlarından, ekonomiden ve teknolojiden etkilenmiş, döneme uygun bir biçim alarak değişmiş, ve gelişmiştir. Ressamların resimleriyle, heykeltıraşların yaptığı heykellerle, mimarların tasarladığı yapılarla ve hatta devletlerin fetih sembolü olan zafer taklarıyla gelişme göstermiştir. Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa tablosundan Michelangelo’nun Sistina Şapeli’ne, Frank Lloyd Wright’ın Şelale Evi’nden Zaha Hadid’in Haydar Aliyev Kültür Merkezi’ne, Frank Gehry’nin Dans Eden Ev’inden Le Corbusier’in Ronchamp Şapeli’ne, Mimar Sinan’ın ustalık eseri Selimiye Camii’nden Emin Onat ve Orhan Arda’nın Anıtkabir eserine kadar, mimarlık gelişim göstermiş ve gelişmeye de devam edecektir.

Haydar Aliyev Kültür Merkezi

“Yaptığın işi gönlünde hissedersen, ırmaklar çağlar içinde.” – Mimar Sinan

Alper Çilce Mimar / İç Mekan Tasarımcı

Kategoriler: Genel

0 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir